Sepetim (0) Toplam: 0,00 TL

Günün kaç saati bize kalıyor?

 

Berfin AKSOY

BirGün/13.08.2026

Gün boyu bir yerlere yetişmeye çalışırken yaşadığımız şehre ancak göz ucuyla bakabiliyoruz. Sabah otobüsün buğulu camından, akşam metronun merdivenlerinden. Parkın önünden geçiyor, kütüphanenin yerini biliyor, sahili uzaktan seyrediyoruz ama durup oturmaya vaktimiz olmuyor. Şehrin içinde saatler geçirsek de onu yaşamaya pek zamanımız kalmıyor.

İşten eve döndüğümüzde de günün bize kalan kısmı başlamıyor. Biten yalnızca ücretli iş oluyor. Yemek hazırlanıyor, çamaşır toplanıyor, varsa çocukların ertesi günü düşünülüyor, yaşlıların ilaçları takip ediliyor… Bu işlerin hiçbiri kendi kendine olmayacağı için birilerinin mesaisi, çoğunlukla da kadınların, evde sürüyor. Günün sonunda bir kitap açamadığımız, bir arkadaşımızı arayamadığımız, hatta biraz olsun oturup dinlenemediğimiz için kendimizi suçlayabiliyoruz. Sanki günün bütün saatleri bize aitmiş de onları kötü ya da yanlış kullanmışız gibi. Oysa daha evden çıkmadan zamanımızın büyük bölümüne çoktan el konmuş oluyor. Nerede yaşayabileceğimizi gelirimiz, işe ne kadar sürede ulaşacağımızı oturduğumuz yer belirliyor. Kreş olmayınca çocuk bakımı eve kalıyor; park ve kütüphane gibi kamusal alanlar azaldıkça dinlenmek bile para harcamaya bağlanıyor.

Konut, ulaşım, bakım, kamusal alan gibi ayrı ayrı konuştuğumuz bu sorunlar aslında aynı soruda birleşiyor: Günün kaç saati bize kalıyor?

BARINMAK İÇİN NELERDEN VAZGEÇİYORUZ?

TÜİK'in 2025 Hanehalkı Tüketim Harcaması verilerine göre konut ve kira, toplam tüketim harcamaları içinde yüzde 29,3 ile en büyük payı alıyor; en düşük gelirli yüzde 20'lik kesimde bu oran yüzde 38,7'ye çıkıyor. İstatistik, gerçek kiraların yanına kira ödemeyen hanelerin oturduğu konutlar için hesaplanan "izafi kira"yı da ekliyor. İnce bir ayrım olsa da sonucu değiştirmiyor: Gelir düştükçe barınma, bütçenin daha büyük bir bölümünü yutuyor.

Verilerin arkasında bir dizi vazgeçiş var. Bütçe yetmediğinde bir odadan, güneş alan bir evden, iyi ısınmaktan ya da işe yakın yaşamaktan vazgeçiyoruz. Merkeze yakın ama rutubetli bir evle, daha uzakta fakat kirası ödenebilen bir ev arasında seçim yapmak zorunda kalıyoruz. Barınmanın temel bir ihtiyaç olduğunu kabul ediyoruz. Buna rağmen kimin nasıl bir evde yaşayacağını ihtiyacı değil, ödeme gücü belirliyor. Ne de olsa ev, içinde yaşanacak bir yer olduğu kadar gelir getiren ve zamanla değerlenen bir mülk. Bu düzende bir ev boş kalabilirken bir insan barınacak yer bulamayabiliyor.

Friedrich Engels, 1872-1873 yıllarında kaleme aldığı Konut Sorunu'nda meseleyi ne birkaç açgözlü ev sahibine ne de yalnızca bina sayısının yetersizliğine bağlıyor. Sanayileşen kentlerde emekçi mahallelerinin yeni yollar, demiryolları ve yapılaşma uğruna yıkıldığını, insanların merkezlerden sürüldüğünü anlatıyor. Ona göre konut sorunu, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinden ayrı düşünülemez. Ayrıca Engels, tek tek işçileri ev sahibi yapmanın toplumsal konut sorununu çözemeyeceğini de söylüyor. Kendi evine sahip olmak, bugün sürekli kira artışı ve “sokağa atılma” korkusuyla yaşayan biri için önemli bir güvence olabilir. Ama insanları yıllarca borçlandırarak ev sahibi yapmak konutu yatırım aracı olmaktan çıkarmıyor; fiyatı piyasanın belirlemesini de değiştirmiyor. Kiranın bütçede açtığı gedik evin içinde kalmıyor. Merkezdeki kirayı karşılayamadığımızda daha uzağa taşınıyoruz. Kira düştüğünde bu kez yol uzuyor. Daha düşük kiranın bedelini ulaşımdan, uykumuzdan ve kendimize ayıracağımız zamandan ödüyoruz. Konut sorunu böylece evin kapısından taşıp iş gününe ekleniyor.

 

Marx, Kapital'in birinci cildindeki "İş Günü" bölümünde çalışma süresinin sınırlarını tartışıyor. İnsanın uyumaya, beslenmeye ve bedensel olarak toparlanmaya ihtiyacı var; fakat ihtiyaçları bunlarla sınırlı değil. Düşünsel ve toplumsal gereksinimlerini karşılayabilmek için de zamana ihtiyacı var. Sermaye iş gününü mümkün olduğu kadar uzatmaya, işçi ise kendisine ait zamanı korumaya çalışıyor. Bu nedenle normal iş günü kendiliğinden ortaya çıkan doğal bir ölçü değil, işçi sınıfının mücadelesiyle belirlenen toplumsal bir sınır.

Marx'ın bölümün sonunda aktardığı ifadeyle bu sınır, "işçinin sattığı sürenin ne zaman sona erdiğine, kendisine ait sürenin ne zaman başladığına" açıklık getiriyor. Marx bugünkü kent içi yolculuklardan söz etmiyordu elbette. Yine de soru değişmiş değil: Kâğıt üzerinde sekiz saat süren mesai, işe gidip gelmek saatler aldığında hayatımızın ne kadarını kaplıyor?

Ücretli işi bittikten sonra çocuğunu okuldan alan, markete ya da eczaneye uğrayan, bakıma ihtiyaç duyan bir yakınıyla ilgilenenler için gün daha da uzuyor. Yakında bir kreşin bulunması, gece toplu taşımanın sürmesi ya da sağlık hizmetine kolay ulaşılması bu yüzden küçük kolaylıklar değil; günün bize kalan kısmını belirleyen kamusal hizmetler. Bu hizmetler sağlanmadıkça ihtiyaç ortadan kalkmıyor; evin içine, ücretsiz emeğe devrediliyor. Demek ki kentteki eşitsizlik yalnızca gelir farklarında değil, işten sonra kimin ne yapabildiğinde de ortaya çıkıyor. Kimi dinlenmeye, okumaya ve arkadaşlarıyla görüşmeye zaman buluyor; kiminin zamanıysa ancak ertesi güne hazırlanmaya yetiyor. Biraz zaman kaldığında karşımıza bu kez başka bir soru çıkıyor: Onu nerede geçireceğiz?

Evden çıkınca karşımıza çıkan yerlerin çoğu, ancak para harcadığımız sürece bize açık. Bir kafede oturabiliyoruz, alışveriş merkezinde dolaşabiliyoruz, bilet alarak bir tiyatro oyununa ya da bir sinema filmine girebiliyoruz. Hiçbir şey satın almadan durabileceğimiz yerlerse giderek azalıyor. Sorun kafelerin varlığı değil elbette; bir kafeye oturmadan vakit geçirecek yer bulamamak. Parkta yeterli bank, meydanda gölge ya da kamusal tuvalet olmadığında en sıradan ihtiyaçlar bile alışverişe bağlanıyor. Alışveriş merkezi bu eksikliği gideriyor gibi görünse de neticede orası, kuralları mülk sahibi tarafından belirlenen ticari bir alan.

Bu tablo, kentin kimin ihtiyacına göre kurulduğunu da ele veriyor. Çocukla dışarı çıkan biri güvenli bir oyun alanı, yaşlı biri dinlenecek bir bank, engelli biri kesintisiz bir kaldırım arıyor. Sokakta yaşayan hayvanların temiz suya, gölgeye ve araç trafiğinden uzak güvenli bir köşeye duyduğu ihtiyaç ise çoğu zaman mahallelinin çabasına bırakılıyor. Bunlar birbirinden kopuk talepler değil aksine hepsi kentte kimin ihtiyaçlarının hesaba katıldığıyla ilgili.

BAŞKA BİR KENT MÜMKÜN MÜ?

Gündelik ihtiyaçlarımızın şehrin farklı uçlarına dağılması gibi bir zorunluluk söz konusu değil. İş yeri eve, okul ve kreş mahalleye, park da bütün bunlara yakın olabilir. Sokakta yaşayan hayvanlar için suya, gölgeye ve güvenli yeşil alanlara, daha mahalle kurulurken, yer ayrılabilir. Bunların hiçbiri teknik olarak imkânsız değil. Ama bugün ev, iş, okul, bakım ve dinlenme birbirinden kopuk durumda. Yakın zamanda Türkçede yayınlanan İdeal Komünist Kent, tam da bu dağınıklığa itiraz ediyor.

1950'lerin ikinci yarısında Moskova Üniversitesi'nden genç mimar ve kent plancılarının kolektif çalışmasıyla ortaya çıkan kitap; konutu, işi, eğitimi, kültürü, bakımı, yeşil alanı ve ulaşımı aynı hayatın parçaları olarak ele alıyor. İnsanların işe ne kadar sürede ulaşacağını, çocukların nerede bakım göreceğini ve çalışma dışındaki zamanın nasıl geçirileceğini birlikte düşünüyor. Kreş, okul, kütüphane, sağlık merkezi ve park, mahalle kurulduktan sonra akla gelecek ek hizmetler değil; en başından hesaba katılması gereken ihtiyaçlar.

Bu arada, kitabı bugün olduğu gibi uygulanabilecek kusursuz bir proje olarak değerlendirmek doğru olmaz. Kitap kendi döneminin merkezi planlamaya ve teknolojiye duyduğu güçlü güveni taşıyor. Asıl değeri ise başka bir yerde: Bugünkü kenti değişmez kabul etmemizi engelliyor. Konutun iş yerinden, okulun mahalleden ve bakımın kamusal hayattan kopuk olmasının bir zorunluluk olmadığını hatırlatıyor. Mesele yalnızca nasıl bir kent planlanacağı değil, neye öncelik verileceği. Toprak ve konut en fazla kazanç sağlayacak yatırımlar için mi kullanılacak, yoksa orada yaşayanların ihtiyaçları için mi? Kararları kim alıyorsa sonuçlarını da o yaşamadıkça, en iyi plan, proje bile piyasanın baskısı altında biçim değiştirebilir. Başka bir kent, ancak onu her gün emeğiyle ayakta tutanların kendi hayatları hakkında söz sahibi olmasıyla kurulabilir.

Dolayısıyla bir kentin nasıl işlediğini yalnızca gökdelenlerine, yeni yollarına, metro hatlarına ya da yükselen arsa, konut değerlerine bakarak anlayamayız. Nerede yaşayabildiğimize, yolda ne kadar vakit geçirdiğimize, bakım yükünün nasıl paylaşıldığına ve kamusal alanlardan yararlanıp yararlanamadığımıza da bakmak gerekir. Bir kent, insanları yalnızca işe ve eve taşıyan uzun bir yol olmaktan çıktığında gerçekten yaşadığımız yere dönüşebilir.

Kaynaklar:

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). "Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2025." Haber Bülteni, Sayı 58010, 2 Haziran 2026. https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58010/metadata (Erişim: 11 Ağustos 2026).

Engels, Friedrich. Konut Sorunu. Almancadan çeviren Erkin Özalp. İstanbul: Yordam Kitap, 2020.

Marx, Karl. Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt I. Almancadan çevirenler Mehmet Selik ve Nail Satlıgan. İstanbul: Yordam Kitap, 2021. Bölüm 8, "İş Günü", s. 229-293. Metindeki doğrudan alıntı: s. 293.

Gutnov, A.; Babunov, A.; Dyumenton, G.; Lejava, İ.; Sadovski, S.; Kharitonova, Z. İdeal Komünist Kent. Çeviren Ümit Şenesen. İstanbul: Yordam Kitap, 2026.



Kapat