Sepetim (0) Toplam: 0,00 TL

KALEMİN UCU GEÇMİŞİM VE DÜŞÜNCELERİM, HERZEN, DİDEROT, ROUSSEAU...

Yayınevi, arka kapakta Aleksandr Herzen’in Geçmişim ve Düşüncelerim adlı yapıtını “anıtsal otobiyografi” olarak tanımlıyor; hiç de haksız sayılmaz. Gerçekten de görkemli bir yapıt ve Türkçede ilk kez yayımlanıyor. Zaten başvuru kitaplarında, temel kaynaklarda “Rus düzyazısının en büyük yapıtlarından” diye geçer. Yayınevi “hatırat” demiş; anılar toplamı, arada mektuplar, portreler gibi edebiyatın öteki türlerine kapı açma da var. Haz alarak okuduğum bir metin; Herzen’in güçlü kalemi, anlatımcı, sürükleyici — hatta lirik — bir biçemi var. Çağına ve sonrasına iz bırakanlardan. Yapıt dört ciltten oluşuyor, 1852-1868 yılları arasında yazılmış. Şimdilik iki cildini okudum.¹

Yordam Kitap’ı kutlamak gerek; emeği geçenleri, kuşkusuz öncelikle Rusçadan çeviren Nuri Yıldırım’ı... Akıcı bir Türkçeyle karşımıza çıkıyor. Metni özgün hâliyle karşılaştıracak durumda değilim; bu görkemli yapıtı Türkçesinden okuyorum. Yıldırım uzun, ayrıntılı, bilgilendirici bir önsöz yazmış, ayrıca epeyce not koymuş; çeviri ötesi bir “tez” çalışması benzeri olmuş. Emeğine sağlık. Kısaca özetleyecek olursam şöyle diyebilirim:

Birinci cilt (1812-1838), Herzen’in çocukluk ve ilk gençlik yıllarını, üniversite ve sürgün yaşamını kapsıyor. 19. yüzyıl Rusya’sının ilk yarısı, Çar’ın zulmü, rüşvetçi, komplocu, otoriter, yalancı taşra bürokrasisi... Bir derebeyinin oğlu olan Herzen, ülkedeki özgürlük dalgasından (Dekabristler) genç yaşta etkileniyor. Köylüyü, serfi, derebeyini ve bu yaşamları ayrıntılarıyla anlatıyor. Sanki Çehov karakterlerini okuyorsunuz; gözlem müthiş. Kuşkusuz “soylu” olmasının birazcık avantajı var; her ne kadar babasının gayrimeşru oğlu da olsa... Derinlikli bir yazar, düşünür. Tolstoy’dan Lenin’e kadar birçok yazar ve düşünür şapka çıkarıyor. Gençliğinde özgürlükçü, ilerici, sosyalist düşüncelerinden dolayı sürgünden kurtulamıyor. Eleştirel olarak aktarılan Sibirya gözlemleri, dolayısıyla Sibirya gerçeği etkileyici.

İkinci cilt, 1838-1847 yılları arasında Vladimir, Petersburg ve Novgorod şehirlerindeki sürgün zamanını kapsıyor. Moskova’ya dönüş var, sürgünün bitişi var. İlk başlarda aşk, gönül serüveni, kuzenini kaçırıp evlenmesi... 19. yüzyıl Rus aydınlanması, aydınların düşünceleri, tartışmaları... Kabaca şöyle sınıflandırabilirim: milliyetçiler ile Batıcılar, idealistler ile maddeciler. Daha çok F. Schelling ve Hegel felsefesinin gündemde olduğu yıllar. Bir dönemin, bir imparatorluğun değerlendirilmesi de diyebiliriz. Yine rüşvet alan memurlar, taşra atmosferi, Çar’ın aşırı kuşkusu ama soylu sınıfın biraz da olsa gözetilmesi ve mantıksız bürokrasi... Yazar, evlilik kurumunu da o yüzyıl için sanırım farklı bir düzeyde tartışıyor.

Bu son cümleden başka bir konuya, biraz da işin “dedikodu”suna sıçramak istiyorum. İkinci ciltte Herzen, evlilik kurumunu bir arkadaşının özelinde (N. H. Ketçer) tartışırken eşlerin bir şekilde “eşit” olması gerektiğini savunuyor. Kadının, kocasının tüm uğraşlarından, ilgi alanlarından dışlaşmış olmaması gerektiği, dolayısıyla kocasının uğraşlarıyla ilgilenecek bir düzeyde olması gerektiği gibisinden bir yorum yapıyor. Her ne kadar “eril”liği içeren bir bakışsa da, bu herhalde dönem için çok normal. Ama öte yandan sanki dönem için klasik olandan farklı bir bakış, düşünce biçimi.

İşte bu bölümde şöyle bir olaydan söz ediyor: Rousseau bir sabah d’Holbach’ı görmeye gitmiş; ancak uşağın kahvaltı masasına onun için tabak koymaması üzerine öfkelenip evden çıkmış. Herzen’in aktardığına göre ev sahiplerinin bir hatası yokmuş; hata uşaktaymış. Ev sahipleri hatayı fark edip durumu düzeltmeye çalışmışlar ama filozofu kalmaya ikna edememişler. Rousseau eve döndüğünde öfkeyle olayı Thérèse’e anlatmış.²

“... Bu tür hikâyeler tam Thérèse’e göreyi, coşkulu bir ilgiyle katılabilirdi olayın içine. Çevreleri tarafından Rousseau ile aynı düzeyde, hatta ondan biraz daha yüksekte görülen Thérèse’in bizzat kendisi kâh Madam d’Houdetot kâh David Hume, bazen de Diderot hakkında dedikodu yapıyordu. Rousseau kaba bir şekilde onlarla tüm ilişkilerini kesiyor, onlara hakaret dolu, saçma mektuplar yazıyor, bazen de korkunç yanıtlar (örneğin Hume’dan) almak zorunda kalıyordu. Sonra herkes tarafından terk edilmiş olarak Montmorency’ye çekiliyor, burada konuşacak kimseyi bulamadığı için yem serptiği serçe ve kırlangıçlara lanetler okuyordu.” (s. 414)

Bu satırları okuyunca “İşte buldum!” dedim. Bulduğum şey, yıllar önce okuduğum Diderot’un Sophia Volland’a Mektuplar adlı yapıtta geçen Rousseau ile Diderot, Hume ve d’Holbach arasındaki sorunun oradaki belirsizliğiydi. Yani Rousseau neden bu filozoflarla, özellikle “canciğer” olduğu Diderot ile bozuşmuştu? Herzen’in bu satırlarından — ki başka yerde de değiniyor — Rousseau’nun karısından (Thérèse) kaynaklandığını öğreniyoruz. (“Olay”ı bir belirsizlik olarak anımsamışım ama aşağıda görüleceği gibi öyle değilmiş!)

Böyle olunca, yani bu “buldum”dan sonra Sophia Volland’a Mektupları birkaç kez şöyle taradım. Bu mektuplarda malum yalnızca aşk değil; dönemin düşünceleri, entelektüeller, “ansiklopedistler” arasındaki ilişkiler, kuşkusuz kişisel sorunlar da yer alır. Diyebiliriz ki Sophia Volland, filozofun “tinsel dengi”dir. Uzun yıllar (1759-1774) sürmüş mektuplaşmalar; ne yazık ki Sophia Volland’ın mektupları yok. Bu kitap da yanılmıyorsam tek basım yaptı; başka basımını bulamadım. 1945’te Etem D. Deriş çevirmiş. Diderot, birkaç yerde —belleğimde kaldığı gibi, bazılarını kurşun kalemle işaretlemişim— Rousseau’yu sert biçimde eleştiriyor.

Önce, biraz alaycı biçimde “büyük sofist” diye tanımladığı Rousseau’nun, d’Alembert’in tiyatroyla ilgili bir makalesine verdiği yanıttan söz ederek okumadığını belirtiyor:

“... Çünkü, ruhum, onun hakkında tarafsız bir şekilde hüküm verecek kadar sükûnet bulmadı. (...) Bu adamın beyninde kurduğu bütün bir ifsat³ sistemi yoksa ona ne kadar acırım! Ve şayet bu usulleri ona hoş gösteren bir haklılık ve haksızlık anlamı varsa gene ona ne kadar acırım.” (s. 7)

“Bana gene bahsettiğiniz Rousseau, Cenevre’de büyük gürültü çıkarıyor. Ahali, yazarda ve yazdıklarında kendini beğenmişlikten o kadar gazaba gelmiş ki gürültülü bir hâlde toplanmışlar ve rahipler meclisine, Savualı Papazın Umdeleriadlı kitabın kendi umdeleri⁴ olduğunu bir ağızdan ilan etmişler.” (s. 133-134)

“Rousseau’nun bu kitabı bir nevi karışık ve kof sözler olduğu içindir ki halkın başını döndürüyor. Gariplik göstermeyen sağduyu, yeter derecede hayret içinde bırakmaz; halbuki kütle hayrette kalmak ister.

“Rousseau’yu bir Kapüsen manastırı etrafında dolaşır görüyorum. Günün birinde içeri giriverecek. Düşüncelerinde hiçbir sağlamlık yok; dinsizlikle çan seslerinin vaftizi arasında tereddüt eden müfrit⁵ bir insandır. Nerede karar kılacağını kim bilir?” (s. 135)

sayfada bir dipnot var. Ne hikmetse belleğimde kalmamış. Dipnotları ve kitabın sonundaki kısa yaşam öykülerini kimin yazdığına ya da koyduğuna dair bir bilgi yok; Fransızca basımın editörü olarak düşünebiliriz. Ayrıca kitabın özgün kaynağı da belirtilmemiş; o zamanki yöntemler olsa gerek:

“Rousseau ile Diderot uzun zaman canciğer arkadaştılar. Ayrılmaları pek gürültülü olmuştu. Her biri ötekisini kabahatli buldu ve bu yüzden bir daha barışmadılar. Meselenin esası hakkında birçok rivayet vardır; kimi Madam d’Epinay’nin yanında bulunan Rousseau’nun Madam ile birlikte Cenevre’ye gitmek istememesi ve bunun üzerine Diderot’nun kendisine bu hareketinin nankörlük olduğunu yazması, bazı diğerlerine göre de Madam d’Houdetot ile Rousseau arasındaki münasebet üzerine Madam d’Houdetot’nun Saint-Lambert’i severek Rousseau’dan ayrılması ve bu işlere karışan Diderot’nun Rousseau’yu idare edememesi olduğu söylenir.” (s. 134-135)

Nitekim Diderot, bir mektubunda, aralarında arkadaşlık bağı olduğunu anladığımız Madam d’Houdetot ile ilgili şöyle yazıyor:

“Bugün Madam d’Houdetot öğle yemeğine geldi; Paris’ten gelmiş, gene oraya dönecek, oradan da Epinay’e gidecek. Aşağı yukarı on bir fersah yol alacak. Bu İngiltere seferi onu çok dehşetli meraklara sokmuş; ince ruhlu, zarif ve duygulu bir kadındır.” (s. 50-51)

Ayrıca Etem D. Deriş, önsözde konuyu (olayı) ayrıntılarıyla benzer bir biçimde yazmış (s. VII). Ne hikmetse bu da belleğimde kalmamış. Anlaşılan Herzen’in yazdıklarını okuyunca anımsamak istediğimi anımsamışım! (“Buldum” ise bunun uzantısı bir zihinsel süreç olsa gerek.) Dolayısıyla burada filozofların birbirlerine darılma, küsme, bozuşma nedeni olarak başka bir “olay” anlatılıyor ama yine bir “kadın meselesi”!

Bu yazı, belleğimin karışıklığı içinde biraz “dedikodu”lu oldu! Kendi dönemlerinde filozoflar ile arkadaş, dost, sevgili, eş oldukları “kadınlar” mı demeliyiz?

Yayınevi, Tolstoy’un Geçmişim ve Düşüncelerim için söylediklerini birinci cildin arka kapağına koymuş; onunla bitireyim: “Hayatımda göz kamaştırıcı parlaklığın ve derinliğin böylesine az rastlanır bir birleşimini başka hiç kimsede görmedim.”⁶

  • Bu yazıyı yazarken üçüncü cilt yayımlandı, henüz görmedim.
  • Thérèse Levasseur (1721-1801), J. J. Rousseau’nun 1745’ten ölümüne dek nikâhsız olarak birlikte yaşadığı kadınmış.
  • İfsat: Bozma, kargaşalık yaratma, fitne çıkarma vb.
  • Umde: İlke, prensip.
  • Müfrit: Aşırıya kaçan kimse.
  • İtalik olarak verilmiş, aynen aldım.

Bkz. Geçmişim ve Düşüncelerim, Aleksandr Herzen, çev. Nuri Yıldırım, Yordam Kitap, birinci cilt Şubat 2024; ikinci cilt Şubat 2025. Sophia Volland’a Mektuplar, Denis Diderot, çev. Etem D. Deriş, Millî Eğitim Basımevi, 1945.

KAYNAK: Sözcükler Dergisi, S. 121.



Kapat