Marx'ı geride bırakmak mümkün mü?
“İnsanlar kapitalizm hakkında konuşmaya başladığında, kapitalist sistemin zorda olduğunu söyleyebilirsiniz. Bu artık sistemin soluduğumuz hava kadar doğal bir şey olmaktan çıktığına, gerçekte tarihsel olarak yeni bir hadise olduğuna işaret eder. Dahası, herhangi bir şey doğmuşsa her zaman ölebilir de. Bu nedenle toplumsal sistemler her zaman kendilerini ölümsüz olarak sunarlar. Nasıl ki, vücudunuzun yeniden farkına varmanız için bir ateş nöbeti geçirmeniz yeterse, bir toplumsal yaşam biçimi de, gerçek yüzünü ancak tökezlemeye başladığında gösterir.” (Marx Neden Haklıydı?, Terry Eagleton)
Bir düşünceyi öldürmek, onu doğuran koşulları unutturmakla mümkündür. Peki hangi kriz, hangi savaş ya da hangi tarihsel dönüşüm Karl Marx'ı unutturmayı başarabildi? Eşitsizliğin küresel ölçekte büyümeyi sürdürdüğü, servetin giderek daha dar bir kesimin elinde toplandığı, yoksulluğun geçici bir ekonomik durum değil kuşaktan kuşağa aktarılan kalıcı bir “kadere” dönüştüğü, çalışma hayatındaki güvencesizliğin arttığı ve doğanın sınırsız büyüme vaadiyle işleyen bir ekonomik düzen içinde hızla tüketildiği bir dünyada yaşıyoruz. Hal böyleyken, bugünün dünyası Marx’ı ve ona yöneltilen eleştirileri yeniden düşünmeyi, konuşmayı güncel ve zorunlu kılıyor.
Sahi, böyle bir dünyada Marx’ın “artık geçerli olmadığı” iddiası neye dayanıyor? Gerçekten onun düşüncelerini aşmış olduğumuz için mi, yoksa artık o sorularla yüzleşmemeyi daha konforlu bulduğumuz için mi? Marksist eleştiri geleneğinin en üretken isimlerinden Terry Eagleton, çok da uzak sayılmayacak bir tarihte bu sorunun peşine düşüyor. Onun amacı Marx’ı kutsamak ya da tartışılmaz bir otoriteye dönüştürmek değil. Daha ziyade, Marx’a yöneltilen yaygın eleştirileri ele alarak bunların ne kadar “sağlam olduğunu” sınamak.
Biz de bu iddialara yabancı sayılmayız: Marksizmin artık geçerli olmadığı, işçi sınıfının ortadan kalktığı ya da bu düşüncenin yalnızca otoriter rejimlere yol açtığı gibi iddialar… Terry Eagleton, bu eleştirilerin çoğunun Marx’ın gerçek düşüncelerinden ziyade onun hakkında yerleşmiş basit ve indirgenmiş kabullere dayandığını gösteriyor. Bu noktada asıl mesele, Marx’ın yanlış olup olmadığı değil onun gerçekten okunup okunmadığıdır. Peki, Eagleton bu iddialara ne cevap veriyor? Marksizm gerçekten miadını doldurdu mu?
Eagleton’a göre Marx’ın fikrinin geçerliliğini yitirdiği iddiası, çoğu zaman kapitalizmin değiştiği varsayımına dayanır. Oysa Marx kapitalizmin zaten sürekli dönüşen bir sistem olduğunu en başından görmüştür. Bu yüzden sistemin biçim değiştirmesi, onu eleştiren teorinin geçersizleştiği anlamına gelmez. Bugün baktığımızda da durum pek farklı değil. Neoliberal politikalar, güvencesizleşen emek biçimleri ve derinleşen eşitsizlikler, kapitalizmin ortadan kalkmadığını yalnızca daha karmaşık ve daha görünmez hâle geldiğini gösteriyor. Belki de eskimiş olan Marx değil, eleştiriyi görünmez kılan kapitalizmdir.
Eagleton’ın dikkat çektiği bir diğer nokta da sosyalizmin yalnızca baskı ve yıkım ürettiği yönündeki iddiadır. Oysa kapitalizmin tarihine bakıldığında kölelikten sömürgeciliğe, savaşlardan kitlesel yoksulluğa uzanan uzun bir şiddet tarihi görülür. Marksizmin “ütopyacı” olduğu iddiası da benzer bir yanlış anlamaya dayanır. Terry Eagleton burada, Marx’ın kusursuz ve çatışmasız bir “cennet” tasarlamadığını hatırlatır. Marx’ın hedefi, insan doğasını mucizevi biçimde değiştirmek değil insanların bencillik, rekabet ve tahakküm tarafından sürekli yeniden üretildiği toplumsal koşulları dönüştürmektir. Bu nedenle onun komünizm tasavvuru, tarihin ve siyasetin son bulduğu bir uyum ânı değil yabancılaşmanın, zorunlu emeğin ve sınıf egemenliğinin aşılmasıyla insanların kapasitelerini daha özgürce geliştirebildiği bir toplumsal örgütlenme biçimidir. Marx, insanın kusurlu yanlarını inkâr etmez; tersine, bu kusurların büyük ölçüde belirli mülkiyet ilişkileri ve maddi yoksunluk içinde şekillendiğini düşünür. Dolayısıyla Marksizm, bir hayal değil, mevcut olanın değiştirilebilir olmasıdır.
Peki, Marksizm gerçekten her şeyi ekonomiye mi indirger? Marx için maddi üretim elbette insan yaşamının temel koşuludur, insanlar yaşamak için üretmek zorundadır. Ancak bu durum kültürün, siyasetin ya da düşüncenin ekonominin basit yansımaları olduğu anlamına gelmez. Marksizm daha ziyade, insanların maddi yaşamlarını üretme biçimlerinin toplumsal kurumların sınırlarını ve imkânlarını belirlediğini söyler.
Peki, Marx “katı bir materyalist” miydi? Eagleton, Marx’ın “katı bir materyalist” olduğu ve insanı yalnızca maddi koşulların edilgen ürünü gibi gördüğü iddiaya karşı Marx’ın materyalizminin kaba bir maddecilik değil insanı bedensel, toplumsal ve yaratıcı bir varlık olarak kavrayan tarihsel bir düşünce olduğunu savunur. Marksizme yöneltilen en yaygın, en tanıdık itirazlardan biri de sınıf meselesinin artık çağdışı olduğu iddiasıdır. Eagleton burada da sınıfın bir kültür ya da görgü meselesi değil insanların üretim süreci içindeki konumuyla ilgili maddi bir ilişki olduğunu hatırlatır.
Marx bireye derin bir güven duyar ve soyut dogmalara karşı her zaman temkinlidir. Kusursuz bir toplum tasarımı kurmakla ilgilenmez, eşitlik fikrine de mekanik bir biçimde yaklaşmaz. Onun hayal ettiği gelecek, herkesin aynı kalıba sokulduğu bir düzen değil çeşitliliğin ve farklılıkların gelişebildiği bir dünyadır. İnsanların tarihin pasif oyuncakları olduğunu savunmaz. Marx’ın “iyi yaşam” anlayışı, insanın kendini yaratıcı biçimde gerçekleştirebilmesi fikrine dayanır. Onun düşüncesi maddi üretim saplantısına dayanmaz. Aksine, mümkün olduğunca zorunlu emekten kurtulmuş bir hayatı hayal eder. Marx için ideal olan, sürekli çalışmak değil insanların özgürce kullanabilecekleri boş zamanın genişlemesidir. Ekonomiyle bu kadar yoğun biçimde ilgilenmesinin nedeni de tam olarak budur: ekonominin insan yaşamı üzerindeki tahakkümünü azaltmak.
Dolayısıyla Marx Neden Haklıydı? yalnızca Marx’ın fikirlerini savunan bir metin değildir. Daha çok, artık sorulmadığı varsayılan soruları yeniden görünür kılmaya çalışan bir kitaptır. Kapitalizmin “doğal”, eşitsizliğin “kaçınılmaz”, çevresel yıkımın ise yalnızca “kaçınılmaz bir yan etki” olarak kabul edildiği bir dünyada Marx’ı yeniden hatırlamak geçmişe dönmek anlamına gelmez. Tam tersine, bugünün dünyasına farklı bir açıdan bakmayı denemek anlamına gelir. Belki de Marx’ın “haklılığı” burada başlıyordur: Geçmişte kaldığı söylenen bir düşüncenin bugünü anlamakta hâlâ ısrar etmesinde. Eğer bugünkü karanlık kaçınılmaz bir kader değil de sadece tarihsel bir parantezse, gerçekten başka bir dünya mümkün olamaz mı?
