Sepetim (0) Toplam: 0,00 TL

Kadınların Özgürleşmesi ve Devrimin Yolları

kadınlar

Melda Yaman

T24/22.09.2026

Marx, yaşamının son yıllarında neden İrokuaların akrabalık ilişkilerini, Rus köylülerinin ortak toprak mülkiyetini, Hindistan’ın sömürgeleştirilmesini, eski toplumlarda kadınların konumunu araştırıyordu? Kapital’in ikinci ve üçüncü ciltleri henüz tamamlanmamışken bu araştırmalara yönelmesi ne anlama geliyordu? Bu sorular, Marx’ın son düşünsel serüveniyle ilgili olduğu kadar, toplumsal özgürleşmenin kapsamını ve olanaklarını nasıl kavradığımızla da ilgili. Sosyalist feminist bir okumadan bu araştırmaların açıldığı sorulardan biri şu: Kadınların özgürleşmesi, devrimin yollarını ve kurulacak toplumsal ilişkileri nasıl şekillendirebilir?

Kevin B. Anderson’ın Zeki Avci’nın çevirisiyle Yordam Yayınları tarafından Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları Sömürgecilik, Toplumsal Cinsiyet ve Yerli Halkların Komünizmi[1] adıyla Türkçeye kazandırılan son kitabı bu soruların izini sürüyor.[2] Marx’ın 1869–1882 yılları arasındaki çalışmalarını inceleyen Anderson, sömürgecilik, ortak mülkiyet, toplumsal cinsiyet ve devrim üzerine araştırmaların birbirleriyle bağlarını ortaya koyuyor. Kitap boyunca, yeni tarihsel malzemelerle uğraşırken sorularını derinleştiren, önceki değerlendirmelerini gözden geçiren ve özgürleşmenin farklı olanaklarını araştıran bir Marx’la karşılaşıyoruz.[3]

Marx’ın son yılları uzun süre hastalıklarla ve tamamlanamayan çalışmalarla anıldı. Bu dönemde doldurduğu binlerce sayfayı bulan araştırma defterleri de çoğu zaman tali bir uğraş olarak görüldü. Anderson bu yerleşik yargıyı sorguluyor: Akrabalık ilişkilerini, kadınların toplumsal konumunu ve Avrupa dışındaki toplumların tarihini araştırmak “Marksizm ya da genel olarak toplum kuramı açısından daha mı önemsizdir?”[4] Bizzat bu soru Marx’ı nasıl okumak gerektiğine ilişkin bir pencere açarken, Marksizmin hangi meselelere odaklandığı üzerine de düşünmeye çağırıyor.

Anderson’ın kitabının başlıca katkılarından biri, bu araştırmaların politik anlamını görünür kılması. Marx, kapitalizmin dünyanın farklı bölgelerinde karşılaştığı toplumsal ilişkileri incelerken, bir yandan kapitalist ilişkilerin yayılmasına direnen güçlerle bir yandan da bu güçlerin taşıdığı dönüşüm olanaklarıyla ilgileniyordu. Bu basitçe entelektüel bir merak değildi; geçmişin araştırılması, geleceğin kurulabileceği tarihsel zemini anlamanın da bir yoluydu.

Bu yöneliş, devrimin nerede başlayabileceği sorusunda da belirginleşir. Marx, İrlanda üzerine değerlendirmelerinde, İngiliz işçi sınıfının devriminin İrlanda’nın kurtuluşunu sağlayacağı yönündeki beklentisini gözden geçirirken, devrimin dinamiklerinin İrlanda’daki ulusal ve tarımsal mücadelelerde de yeşerebileceğini gösterir. Rus köy komünü üzerine araştırmaları da benzer biçimde tarihsel gelişmenin farklı olanaklarını tartışır: Komünal toprak mülkiyetinin varlığını koruduğu Rusya, kapitalist gelişmenin Batı Avrupa’daki bütün aşamalarından geçmek zorunda mıdır?

Devrim yollarının çeşitlenmesi, özgürleşmenin hangi toplumsal ilişkileri dönüştüreceği sorusunu da gündeme getiriyor. Anderson’ın ortaya koyduğu bu genişleyen devrim ufkunda kadınların özgürleşmesi de hayli özel bir yer tutuyor. Kitap, toplumsal cinsiyeti ayrı bir bölümde ayrıntılı biçimde incelerken, sömürgecilik, komünal ilişkiler ve devrim tartışmalarında da izliyor. Bu yaklaşım sosyalist feminist düşünce açısından büyük değer taşıyor. Kadınların toplumsal konumunu hem mülkiyet ilişkilerinde hem siyasal iktidar yapısında hem de toplumsal yaşamın örgütlenmesindeki değişimlerle birlikte ele almamızı sağlıyor.

Marx’ın etnoloji okumaları, aile ve kadınların ezilmesi üzerine daha erken çalışmalarında karşılaştığı sorulara da yeni bir tarihsel içerik kazandırır. Aile biçimleri, kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler ve hane içindeki otorite biçimleri gerek toplumdan topluma gerekse aynı toplumun farklı dönemlerinde değişiklik gösterir. Bu çeşitlilik, Marx’a kendi döneminin aile ilişkilerinin insanlığın değişmez düzeni olarak sunulmasını sorgulamak için güçlü bir dayanak oluşturuyor.

İrokua kadınlarına ilişkin notlar bunun çarpıcı örneklerinden birini sunar. Marx’ın Morgan’dan aktardığı malzemede kadınlar, ortak yaşanan hanede önemli bir otoriteye sahipler. Yiyecek kaynakları üzerindeki denetim, kocaları haneden uzaklaştırabilmeleri ve şeflerin görevden alınmasında oynadıkları rol, kadınların toplumsal gücünün farklı bir örgütlenmesine işaret ediyor. On dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sında kadınların erkeklere bağımlılığı doğal bir durum gibi sunulurken, bu örnekler başka ilişkilerin tarihsel olarak mümkün olduğunu gösteriyor.

Gelgelelim Marx bu topluluklardaki kadınların gücünü kaydederken erkek egemenliğinin sınırlarını da araştırır. Kadınlar görüşlerini bir temsilci aracılığıyla şefler konseyine iletebilse de son karar erkeklerden oluşan konseye aittir. Kadınlardan talep edilen cinsel sadakat de erkeklere aynı biçimde uygulanmaz. Demek ki kadınların belirli alanlarda güçlü olması, erkek ayrıcalıklarının hiç bulunmadığı anlamına gelmiyor.

Bu örneklerde önemli bir yöntemsel yaklaşım açığa çıkar. Marx, kadınların konumunu tek bir ölçüte göre tanımlamaz; sahip oldukları haklar, güçler ve tabi oldukları kısıtlamalar arasındaki ilişkileri izler. Burada kritik önem taşıyan husus ortak mülkiyet ile erkek egemenliğinin aynı toplumsal yapı içinde bulunabilmesidir. Kadınların görece özerkliği, politik kararlar üzerindeki erkek denetimiyle bir arada var olabilir. Bu nedenle komünal ilişkilerden söz etmek, eşitliğin bütün boyutlarıyla gerçekleştiğini varsaymayı gerektirmez.

Anderson burada Engels’in “kadın cinsinin dünya tarihsel yenilgisi” formülasyonunu da tartışmaya açıyor.[5] İlk itirazı, bu formülasyonun erkek egemenliği içindeki çelişkileri ve ona karşı direnişleri görünmez kılan kesintisiz bir yenilgi anlatısına yönelmesi. Bir diğer itirazı ise erkek egemenliğinin yerleştiği uzun tarihsel dönemle önceki toplumsal ilişkiler arasında fazla kesin bir sınır çizmesi. Bu eleştiriler, sosyalist feminist tarih okuması açısından önemli sorular açıyor: Kadınların belirli güçlerini yitirmesi, bütün alanlarda ve aynı zamanda yenildikleri anlamına gelir mi? Eski ilişkiler yeni egemenlik biçimleri içinde nasıl varlığını sürdürür? Kadınların mücadeleleri bu ilişkileri nasıl değiştirir? Böylece kadınların tarihi, kayıpların yanı sıra korunan güçlerin, direnişlerin ve yeni özgürleşme olanaklarının da araştırılmasını gerektiriyor.

Kitabın sömürgecilik üzerine incelemeleri bu tartışmaya başka bir boyut katıyor. Sömürgeci müdahaleler, toprak mülkiyetini ve üretim ilişkilerini dönüştürürken kadınların yaşam koşullarını ve hane içindeki güç ilişkilerini de etkiler. Anderson’ın, Marx’ın Cezayir üzerine notlarında Fransız sömürgeciliğinin ortak mülkiyeti çözmesiyle ataerkil egemenliğin derinleşmesi arasındaki ilişkiye dikkat çekmesi bu bakımdan önemli.[6] Böylece sömürgeciliğin kendisini ilerleme ve uygarlık taşıyıcısı olarak sunan iddiaları, kadınların konumu açısından da sorgulanmış oluyor.

Öte yandan bu okumada kadınlar bu tarihsel dönüşümlerin etkin özneleridir. Gerek Paris Komünü’nün kadınları gerekse Hindistan’daki sömürgecilik karşıtı ayaklanmada öne çıkan kadın önderler, Marx’ın dikkatini çeken mücadele örnekleri arasındadır.[7] Kadınların özgürleşmesi sorusu, devrimci süreçlerdeki eylemleriyle birlikte düşünülür. Bu, sosyalist feministler açısından temel bir soruya açılıyor: Kadınların mücadeleleri, özgürleşmenin amaçlarını ve toplumsal ilişkilerin yeniden kuruluşunu nasıl dönüştürür? Böyle bir yaklaşım, kadınları tarihin edilgin mağdurları olarak görmenin de önüne geçiyor.

Elbette bu defterlerden tamamlanmış bir feminist teori çıkarmak mümkün değil. Marx’ın kullandığı kaynaklar kendi dönemlerinin bilgi sınırlarını ve önyargılarını taşır. Ayrıca defterlerde başka yazarlardan yapılan alıntılarla Marx’ın kendi müdahalelerini dikkatle ayırt etmek gerekir. Anderson’ın ortaya koyduğu malzemenin değeri, Marx’ın bütün sorularımızı önceden yanıtlamış olmasında aranamaz. Bu araştırmalar, bugün geliştirebileceğimiz sorular, yeni eleştirel olanaklar sunuyor.

Benim açımdan kitabın açtığı en önemli tartışmalardan biri, kadınların özgürleşmesinin toplumsal dönüşümün amaçlarını ve gündelik yaşamın nasıl örgütleneceğini belirlemesidir. Ortak mülkiyet, sınıfsal eşitsizliklerin aşılması ve sömürgeci egemenliğin sona ermesi için mücadele ederken, erkeklerin kadınların emeği ve bedeni üzerindeki denetimini de doğrudan hedef almak gerekir. Özgürleşmenin kapsamı; evde kimin çalıştığı, bakım sorumluluğunu kimin üstlendiği, kimin karar verdiği ve kadınların kendi yaşamlarını ne ölçüde belirleyebildiği sorularında somutlaşır.

Bu nedenle Anderson’ın kitabı Türkiye’deki okurlar için de güçlü bir tartışma zemini sunuyor. Ailenin tarih dışı kutsal bir birlik gibi sunulduğu, kadınların bakım sorumluluğunun doğal sayıldığı açıklamalar karşısında, toplumsal ilişkilerin tarihsel çeşitliliğini hatırlamak önem taşıyor. Geçmişte başka biçimlerin var olmuş olması, bugünün ilişkilerinin zorunlu ve ebedi olmadığını gösteriyor. Bu ilişkilerin nasıl değişeceği ise günümüzün mücadelelerine bağlı.

Anderson’ın kitabının sosyalist feminist okura sunduğu önemli olanaklardan biri, devrimin yollarıyla kadınların özgürleşmesinin koşullarını birlikte tartışabilmek. Bu tartışmayı sürdürmek, erkek egemenliğinin hangi ilişkiler içinde yeniden üretildiğini ve kadınların mücadeleleriyle nasıl dönüştürülebileceğini araştırmayı gerektiriyor.

  KAYNAKLAR:

[1] Anderson, Kevin B. 2026. Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları: Sömürgecilik, Toplumsal Cinsiyet ve Yerli Halkların Komünizmi. Çev: Zeki Avci. Yordam Yayınları.

[2] Anderson, Kevin B. 2025. The Late Marx’s Revolutionary Roads: Colonialism, Gender, and Indigenous Communism. Londra: Verso.

[3] Yaman, Melda. 2026. “On Marx’s Ethnological Notebooks: A Socialist Feminist Reconsideration”. Science & Society 1–20.

[4] Anderson, Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları, s.19.

[5] Anderson, Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları, s.106.

[6] Anderson, Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları, s.149-50.

[7] Anderson, Geç Dönem Marx ve Devrim Yolları, s.137-52.



Kapat